Ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel, psikolojik olarak daha şimdiden yıkıcı sonuçlar üretmiş ve devam ettikçe sonuçları üstel biçiminde büyütecek olan bir sürecin içindeyiz. Bizim için tayin edici sorun böyle bir sürecin içerisinde proletarya partisinin nasıl konumlandığı veya konumlanacağıdır. Konumlanışımızı belirleyen biricik kriter temsil ettiğimiz sınıfın ve dolayısıyla diğer ezilen halkın çıkarlarıdır. Partimiz açısından proletaryanın çıkarları onun kurtuluş mücadelesine bağlıdır. İçerisinde bulunduğumuz süreç ne kadar öncekilerden farklı ve kıyaslanamayacak denli karmaşık olursa olsun yolumuzu ve yönümüzü bu anlayış belirlemek zorundadır.

Kitlelerin iş, aş ve gelecek sorunu derinleşmişken, covid-19 salgınıyla birlikte bu sorunları kat be kat artmış, bununla birlikte yaşamları da riske girmiş, hayatta kalma sorunu ortaya çıkmıştır. Milyonla ifade edilecek bir kitle (bir çalışmaya göre dört milyonu aşkın bir kitle) virüs nedeniyle işini kaybetmiştir ya da kaybetme tehlikesi ile yüz yüzedir. Çalışanlar ise her an işsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Halkımız işsiz kalmaktansa korona tehdidi koşullarında çalışmaya mecbur bırakılmaktadır. Çünkü halkımızın banka ve kredi kartı borçları 624 milyar, takibe alınan kredileri ise 62 milyar TL’dir. Bu borçları ödeme zorunluluğu dışında bir de geçim sorunu vardır, bir gün çalışmasa aç kalacaktır. Dolayısıyla çalışıyor olmak yani ücret almak korona virüse yakalanma tehlikesinden çok daha gerçek ve yakıcıdır.

Resmi açıklamalara göre 24 Mart itibariyle salgına tedbir amaçlı 210 bin işyeri kepenk kapatmıştır. Bu işyerleri 1 ile 9 kişi çalıştıran kafe, bar, sinema salonu, çay bahçesi, lokanta, berber, mağaza, küçük atölye vs. ağırlıklıdır. Bunun yanında AVM’lere de ciddi düzeyde kısıtlama getirildiği bir kısmının kapatıldığı görülmektedir. Açık olan işyerlerinin ise ciddi bir iş kaybına uğraması söz konusudur. Yani ilk etapta küçük ve orta işletmelerde “tedbirler” alınmıştır.  Resmi rakamlara göre küçük ve orta işletmelerin (KOBİ’ler) bankalara olan kredi borçları 620 milyar liradır. Kepenk kapatmalar borçların büyümesini, iflasları getirecektir. Tedbir amaçlı kapatılan iş yerlerinde bir milyondan fazla çalışanın olduğu tahmin edilmektedir. Fiilen bu kesim işsiz kalmış durumdadır.

Virüsün ekonomik yaşama yansıması bununla sınırlı değildir. En başta tüm hizmet sektörü olmak üzere, mobilya, tekstil, toptancı, yeme-içme, konaklama, seyahat gibi iş kolları da bu süreçten etkilenen sektörlerdir. Bu alanlarda bir milyona yakın işyeri ve yaklaşık dört milyon çalışan bulunmaktadır. Virüsün bu sektörleri açık ve kesin olarak vurduğu görülmektedir. Yüzbinlerce iş yeri kepenk kapatmakla ve milyonlarca insan işsiz kalma tehlikesi altındadır. Bu durum virüsün yayılması ve alınan ek tedbirlerle birlikte gerçekleşmektedir. Alınan tedbirlerin ilk etapta bu sektörleri güçlü bir şekilde vurması söz konusudur. Faşist diktatörlüğün krizin büyümesinden duyduğu korku uluslararası ölçekte alınan tedbirlerden oldukça uzaktır. Halkın yaşamına dair açıklanmış ciddi hiçbir ekonomik paket söz konusu değildir.  Tam tersi “Milli dayanışma” adı altında “biz bize yeteriz” sloganıyla, halktan para toplama kampanyası başlatılmıştır. Bu devletin kriz karşısında hem iflas bayrağını çekmesini, hemde halka faturayı kesmenin ilk adımları olarak okunmalıdır. Türk hakim sınıfları böylesi bir kriz anında dahi, halkın karşısına şovenist bir yaklaşımla çıkarak nakit para peşine düşmesi halk düşmanlığında ki pervasızlığının bir göstergesidir.

Sürecin henüz başındayız, kitleler hala şaşkınlığını atabilmiş değildir, şok evresi devam ediyor. Bu durum fazla uzun sürmeyecek, kitleler gerçek sorunlarıyla baş başa kalacaktır. Egemen sınıfların ekonomik, siyasal krizi gibi virüsün de faturası ezilen halka kesiliyor; kitleleri bekleyen gelecek bugünkünden daha kötü ve karanlıktır. Sürecin başından itibaren zayıf devlet yapısı ve krizli iktisadi yapı halkın temel gereksinimlerini, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını, sağlık gereksinimini, ekonomik sorunlarını çözmeye yönelik tedbirleri yaşanan krizin yanında yok düzeyindedir. İşsiz kalan kesimler kendi kaderleriyle baş başa bırakılıyor, “evden çıkmayın” çağrıları temel gereksinimleri karşılamaya dönük hiçbir yaklaşım geliştirilmeyerek hayata geçiyor. Faşist devlet halka verebileceği hiçbir şey olmadığından halkı ancak “dua etmeye” ve “korona’ya yakalanmamaya” çağırabiliyor. Tayyip Erdoğan’ın bizzat açıkladığı tedbir paketleri ise “kredi teşvikleri”, ticari tedbirler, krizin fırsata dönüşmesini amaçlayan ekonomik yatırımlarıyla sınırlı olmaktadır. Sosyal ve ekonomik yaşamın devamını sağlayacak bir esneklik ve bu durumdan fırsat devşirmeye çalışan bir devlet aklı söz konusudur. Koşulları ekonomik düzeyde nasıl avantaja çevireceğine dair bir yaklaşım Tayyip Erdoğan tarafından açık bir şekilde ifade edilmektedir.  Bunların ise yaşanan krizde bir karşılığı yoktur. Milyarca dolar olarak sunulan tedbir paketlerinin içinde halkın gereksinimlerine denk düşen milyon dolarlarla ifade edilen sınırlı gıda yardımları olmaktadır.

Bu durum krizli olan sistemin daha fazla krizle karşı karşıya gelmesini kaçınılmaz kılıyor. “Korona günleri” nde de geçerli olmak üzere karşıt sınıflar arasındaki çelişki daha da keskinleşiyor, sınıflar arasındaki mücadele daha da kızışıyor. Oluşan tablo çöken sağlık sistemi, çaresiz kalan devlet gerçekliği, egemen sınıfların çıkarlarını önceleyen tedbirler olmaktadır. İşçi sınıfı ve halkın payına düşen ise esnek çalışmanın koşullarının oluşması, devasa boyuta ulaşan işsizlik, elinde avucunda olan her şeyin kaybedilmesini sağlayan koşullar, sosyal ve ekonomik haklarının tırpanlanması, yapılan zamlar ve salgınla can güvenliğine dair alınmayan tedbirler olmaktadır. Bu sınıf çelişkilerini keskinleştiren bir tablonun ortaya çıkmasını sağladığı gibi, sınıf mücadelesinin ivme kazanmasına olabildiğince uygun koşullar yaratmaktadır.

Bu durum ve koşulların bize yüklediği görev ve sorumluluklar vardır. Yaşanan gelişmelerin iktidar ve devrim mücadelesi perspektifinden ele alınması gerektiği, halkın çıkarlarının bu yaklaşımla ancak korunup geliştirilebileceği unutulmamalıdır. Bu eksende sorumluluklarımızı sahiplenip devrim mücadelesini yükseltmemiz gerekmektedir.

Egemenlerin Hiçbir Kurumuna Ve Medyasına Güvenme!

  • Bütün mücadele biçim ve araçlarıyla kitlelere seslenmeyi, onlara gerçeği anlatmayı sürdürmeliyiz. Salgının nedenleri, sonuçları ve egemen sınıfların bunun karşısında aldığı konumlanışı yaygın bir teşhir çalışmasıyla halka anlatma görevimiz vardır. Karlılık anlayışı ile şekillenmiş sağlık sistemi tüm yetersizliği, eksikliği ve halkı düşünmeyen yapısıyla çirkin yüzünü göstermiştir. Halkın sağlığı, sermayenin acımasız pençeleri arasına alınmış, adeta bağıra çağıra gelen tehlikeye karşı hiçbir önleyici tedbir alınmamıştır. Sonrasında ise meseleyi ciddiye almaktan uzak bir devlet yaklaşımı oluşmuştur. Hastalığın teşhisinden, tedavisine kadar uzanan süreç boyunca kar oranlarının eğrilerine göre dizayn edilmiş sağlık sistemi, salgın karşısında çaresizleşmiştir. Kuşkusuz bu çaresizlik parası olan için değildir. Sömürülen yoksul halk için geçerlidir. Sistemin dünden bugüne halkın çıkarları için hiçbir şey yapmadığı, yapmaya dair hiçbir hesabının olmadığı tam tersi halka düşmanlıkla şekillenmiş bir yapısı olduğu unutulmamalıdır. Bu salgın bu gerçeğin bir kez daha ve keskin bir biçimde açığa çıkmasını sağlamıştır.
  • Virüs salgınının yarattığı sağlık sorunları karşısında egemen sınıflar örgütlenmiş yapısıyla tüm süreci manipüle eden, kitleleri paniğe sevk eden bir yaklaşım içindedir. Meseleye, tehlikeleriyle ve alınacak önlemlerle birlikte hakim olmak önemlidir. Gerici egemen sistemin hiçbir kurumunun güvenilmez olduğu daha net görülmüştür. Halk sağlığını önemsemeyen yaklaşım tüm yönüyle açık hale gelmiştir. Bu eksende dürüst ve güvenilir bilim insanları, halkın çıkarlarını gözeten sağlık örgütleri, halk için çalışan gönüllüler grubu bu süreçte temel referans olarak görülmelidir. Onların bilgilendirmeleri, sundukları çözüm ciddiye alınmalı ve örgütlü bir hareketle kitlelere anlatılmalıdır. Gerçekten bilimi halkın çıkarları için ele alan bilim insanları, meslek örgütleri bu süreçte daha örgütlü bir duruş içinde olmalı ve halkı en doğru ve etkin şekilde bilgilendirmelidir.
  • Egemen sınıfların manipülasyon araçları haline gelen medyası bu süreçte felç olmuştur. Böylesi bir salgında dahi halkı paniğe sürüklemeyi, korku iklimi yaratmayı, kitleleri istediği biçimde ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeyi temel hedef yapmıştır. Halkın sorunlarıyla ilgilenen, sisteme muhalif basın-yayın organları sürece dair bilgilendirme aracı olma rolünü daha güçlü üstlenmelidir. Daha etkin ve yaygın bilgilendirme, gerçekleri anlatma, dürüst bilim insanlarının ve sağlık örgütlerinin çalışmalarını yayma görevi üstlenilmelidir. Bu süreçte halkın dezenformasyon girdabına çekilmesine, komplo teorileriyle kafasının karıştırılmasına karşı açık ve kesin bir sınıf savaşımı yürütülmelidir. Geniş kitleler gelişmeleri sıkı ve yaygın bir şekilde takip etmekte, örgütsüz yapısı sunulan şeylerin tasnif edilerek doğruya ulaşılmasında engel oluşturulmaktadır. Bu süreç etkili bir enformasyon sürecinin örgütlenmesini getirmelidir. Doğru olan bilgiye, bilimsel olana ulaşmaya yönelik yaklaşım örgütlü, organize ve yaygın bir şekilde hayata geçmelidir. “Sistem ve onun bilgilendirme yöntemi Halk Sağlığı için zararlıdır” bu süreçte şiarımız olmalıdır.

Virüsün Azmettiricileri Ve Salgın Süresince Kabaran Sicilleri

  • Virüs salgınına karşı tedbir ve mücadelenin aynı zamanda politik bir çalışma olduğu, bu eksende ele alınması gerektiği açıktır. Ancak bütünlüklü politik hedeflerimiz ve amaçlarımızın sadece bir parçasıdır. Virüsle mücadele ve buna karşı tedbir emperyalist sisteme ve faşizme karşı mücadelemizi, bu eksende belirlenmiş politik iktidar hedefli çalışmalarımızı ve bütünlüğümüzü bozmamalıdır. Virüsle yürütülecek mücadele örgütlü duruşu pekiştirmeyi, güçlendirmeyi ve onunla kendi gücümüzle baş etme koşullarını yaratmaya odaklanmalıdır.
  • Emperyalizmin ve faşizmin bu salgında bir kez daha emekçi yığınlara “yangında ilk gözden çıkarılacaklar” muamelesi yapması söz konusudur. Onları ilgilendiren halkın virüsle kırıma uğraması değildir. Buna dair tedbir almayan, bunu önlemeye yönelik bilimi ve teknolojiyi seferber etmeyen onlardır. Zira onlar bilimi ve teknolojiyi insan öğüten savaş makinalarını üretmeye, onları geliştirmeye seferber etmektedir. Gericilik Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da gerçekleştirdiği operasyonlarla korona virüsünde bugüne kadar yaşanan ölümleri bir gecede savaş makinalarını çalıştırarak gerçekleştirmektedir. Onlar için ezilenlerin canının beş paralık bir değeri yoktur. Binlerce kilometre uzaktan uçakları ile, savaş gemileriyle, on binlerce askeriyle, en gelişkin savaş aygıtlarıyla Pazar alanlarında hakimiyet elde etmek ya da pekiştirmek için seferber olup yüzbinlerce insanı acımasız bir şekilde katleden emperyalistlerin salgınlarda halkın canını önemseyeceklerini düşünmek gerçeklere gözünü kapatmak olacaktır. Faşizmin savaş seferberliği ilan ederek T.Kürdistanı şehirlerini binlerce Kürdü, büyük politik-ekonomik çıkarları için Rojava ve Suriye’de işgale girişerek on binlerce insanı katleden gerçekliği, ölümler karşısında ne kadar hassas olacağına dair başka politik gerçeklerdir. Halkın canı, sağlığı ve çıkarları ile ilgilenmeyen, salgının ekonomisine ve çıkarlarına zararını azaltmaya çalışan, krizini bu şekilde toplumsallaştırmaya çalışan bir yaklaşımı söz konusudur. Emperyalizmin, faşizmin ve tüm gerici güçlerin ve sistemlerin virüs salgınında oluşan kırımda sorumluluğu birinci derecedir. Bu asla unutulmamalıdır.
  • Virüsle mücadelede dayanışma ruhu oldukça önemlidir. Ancak sorunu sadece dayanışma politikasına indiren yaklaşım sorunun büyüklüğü, yarattığı sonuçlar, geniş kitlelerin faşizmin insafına kalmış gerçekliği karşısında hiçbir şey dememek anlamına gelmektedir. Salgının yarattığı korku, panik hali ve egemenlerin kitleleri çaresizliğe sürükleyen yaklaşımları, bu tabloyu tersine çevirmeye yönelik yetersizlikler, geniş halk yığınlarının “çaresiz” kalması durumu, üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor. O DA ÖRGÜTLÜ OLMANIN, ÖRGÜTLÜ YAPININ GEREKLİLİĞİ, ZORUNLULUĞU. Alınması gereken tedbirlerin sağlanması, sağlık hakkının sağlanmasına yönelik etkili olunması, işsizlik ve kepenk kapatmayla sonuçlanan tedbirlere karşı sosyal-ekonomik haklardan yoksun olma hali, bu türden felaketler için ödenmiş yüz milyarlarca dolarlık fonların halk için geriye dönüşünün olmaması, böylesi olağanüstü salgın ve felaketler karşısında halk kitlelerinin organize olamaması gibi esaslı meseleler örgütlü gücün önemini daha fazla çığa çıkarmıştır. Bu süreçte dayanışma organizasyonları da dahil her girişimin halk güçlerini birleştirme, örgütlülük bilinci oluşturmaya hizmet eder hale getirilmesi gerekmektedir. Oluşan sorunların ve elbette bu sorunun kaynağında sistemin kendisi vardır. Devrimci-demokratik temelde bütünlüklü bir mücadele ve örgütlenme hattı oluşturulmadığı, buna dair güçlü bir politik çalışma ve propaganda ağı örülmediği sürece geçici dayanışma girişimleri dönemsel karakter kazanmaktan, sistemin ve uzantılarının kurduğu daha organize dayanışma çalışmaları karşısında yenik düşmekten kurtulamayacaktır. Zira sistem ve uzantılarının bu süreçte en iyi yaptığı şey “dayanışma” adı altında sistemin açığını-gediğini kapatmak olmaktadır. Bizim görevimiz ise öncesi ve sonrası ile sorunun özüne inmek, kitlelerin bu özü ve esası kavramasını sağlamak ve süreç içinde ve sonrasında oluşan keskin çelişki üzerinden devrimci-demokratik mücadeleyi ve örgütlülüğü güçlendirmek ve geliştirmek olmalıdır.
  • Bu süreçte kapitalist-emperyalist sistemin ve ona bağlı gerici-faşist devletlerin milliyetçiliği körükleyen politikalara sarılması söz konusudur. Salgının kaynaklandığı yerden başlayarak, devamında salgının yayıldığı ülkeler ve toplumlara uzanan, arkasında sınırların kapatılması ve seyahatlerin durdurulmasına kadar uzanan tedbirlerin her biri milliyetçiliği körükleyecek, bu zemini besleyecek şekilde kullanılmaktadır. Salgının tüm dünya genelinde yaşanması gerçekliğine rağmen salgınla mücadelede her ülkenin kendi gücü, olanakları ve sınırları içinde kalmasını sağlayan bir tedbirler silsilesi geliştirilmektedir. Bu eksende sınırlar belirginleştirilmekte, uluslar ve toplumlar arasına bariyerler kurulmakta, her toplum ve ülke kendi içinde tecrit olma politikasına sarılmaktadır. Bu sınırları yükseltmeye dayalı politikanın ve yaklaşımın hiç kuşkusuz milliyetçiliği büyütecek sosyal ve siyasal sonuçları örgütlemesi kaçınılmazdır. Salgınla mücadelede “her toplum kendi bacağından asılsın” yaklaşımı makro ölçekli yaklaşımken, “herkes kendi bacağından asılsın” şekline bürünen sınıfsal yaklaşımla tecrit ve izolasyona dayanan mikro ölçekli bütünlüklü bir politika benimsenmiş ve hakim hale gelmiş durumdadır. Virüsle mücadelenin toplumsal karakteri böylece parçalanmakta, bencillik ve bireycilik beslenmektedir. Kendi toplumuna ait olmayan kesimlerin tehlikeli bir virüs gibi algılanmasını sağlayacak milliyetçilik ise büyük resmin bir parçasıdır. Bunun yer yer düşmanlıkla beslendiği görülmektedir. Tüm dünya Çinlilere hatta yetmez tüm çekik gözlülere düşmanlaştırılırken, tüm Avrupa İtalyanlara karşı öfkeli hale getirilmektedir. Ulusun ve toplumun parçası olmayan kesimlerin ait olduğu toplumda sağlık hizmetlerinden faydalanması, onlara ayrılacak her hizmetin kendi haklarından kesildiğine dair bir düşmanlaşma politikası güçlenmektedir. Bu eksende özellikle on milyonlarca göçmenin bulunduğu dünyada ve özellikle salgının merkezi konumuna gelen Avrupa’da göçmen ve mülteci düşmanlığı körüklenecektir. Bunun karşı reaksiyonlara işçi ve emekçi sınıflar arasında bir düşmanlaşmaya dönüşmesi, milliyetçiliğin ve ırkçılığın güçlü bir eğilim haline gelmesi durumunu gelişmeler olgunlaştırmaktadır. Ekonomik krizin derinleşmesi, işçi ve emekçilere kesilecek ağır faturalarla egemenlerin bu gerici silahı daha etkin şekilde kullanacağı açıktır. Bu süreçte şovenizm zehrinin işçi ve emekçilere daha güçlü şekilde aşılanması durumu söz konusudur.

 Emekçiler Evde Değil Çünkü!

  • Sistemin önleyici tedbirler almaması yanında salgını engelleyecek tedbirlere yaklaşımı da tam da gerici karakterine, halk düşmanı çizgisine uygundur. Bugün dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde en önemli tedbir meselesi olarak “OHAL”, “SIKIYÖNETİM”, “SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI” tartışılmaktadır. Bu uygulamalar ise “çalışmak zorunda olanları” kapsam dışı bırakarak ele alınmaktadır. Bunun çerçevesi ise ağırlıklı olarak ekonominin en az zarara uğraması, devlet bütçelerinin zarar görmemesi, sermayedarların mağdur olmaması, “ihracat ve ticarette devamlılığın” aksamaması, sermaye dolaşımının mağdur edilmemesidir. Bu kaygılar ön plana çıkarılarak tedbirler tartışılmaktadır. Bu anlamda “sokağa çıkma”, “ohal” vs. tartışmalarının her biri sistemin kendisini sigortaya alacak bir anlayışla biçimlendirilmektedir. Egemen sınıfların neyi yasaklayıp neyi özgür bırakacağı meselesi onun sınıfsal ve tarihsel çıkarlarından bağımsız düşünülemez. Bu yaklaşımdan kopuk ele alınacak bir değerlendirme egemenlerin sorunu sınıflar üstü bir mesele gibi topluma benimsetme çabasına çanak tutacaktır. Egemen sınıflar tam olarak neyi yasaklayıp neyi özgür bırakacakları meselesinde sınıfsal çıkarlarını çok iyi bildikleri için kararlı ve net durmaktadırlar. Panik ve korkuyu yaygınlaştıran, büyüten, krizi virüse mal ederek ortaya çıkan tabloda tüm mücadeleyi bu sonuca karşı yönlendirme ve esasta kitlelere “kendi OHAL’ini kendin kur”, “gönüllü karantina”, “evde kal” çağrıları yaparak tedbir meselesini emekçi sınıfın üstüne yıkmak ve onlar üzerinde tam bir egemenlik kurmayı amaçlamaktadır. Çözüm üretmediği, üretmeye çıkarlarının ve gücünün el vermediği koşullarda sorumluluk halkın omuzlarına ustaca yıkılmaktadır.
  • Egemen sınıfların kendilerini tam donanımlı sağlık ekipmanlarıyla korunaklı ve konforlu evlerine çekip “evde kal!” çağrısına karşılık emekçiler evde değildir!

Evde değiller çünkü hayat eve sığsa da ekmek evde değil ve her gün çalışarak onu evine getirmesi gerekiyor!

Evde değiller çünkü patronlar evde kalınmasını değil çalışmasını istiyor! Evde değiller çünkü ücretli izin hakları yok! Evde değiller çünkü sendikalı olmak isteyeni işten attılar ve hakkını savunacak bir sendikası yok!

Evde değil çünkü sendikalar hakları söke söke almak yerine patronlardan rica ediyor ve tabi ki patronlar ricadan anlamıyor!

Evde değil çünkü Soma katliamında bir maden işçisinin “yerin altında ölüm bir ihtimal, yerin üstündeyse açlık var ve açlık kesin!” dediği gibi emekçiler çalışırsa hastalanmak bir ihtimal ama çalışmaz evde kalırsa açlıktan ölme durumu var!

Evde değil çünkü 6 ay dolmadan patronlar çıkış gösterdiği için iktidarın yağmaladığı işsizlik sigortasından asla faydalanmıyorlar!

Evde değil çünkü zincirlerinden başka kaybedeceği hiçbir birikimi, hiçbir güvencesi söz konusu değil.

Sokağa çıkma yasağının özgürlük mü değil mi, tedbir mi değil mi tartışması gerçekler karşısında meleklerin cinsiyetini tartışmaktan başka bir karşılığı yoktur. Emekçilere dayatılan gerçekler evde kalmamak, salgında tek silahı olan virüse “yakalanmamak”, teşhis ve tedaviye kadar her aşamada sağlık hizmetlerinden mahrum kalmaktır. Mücadele edilmesi ve tartışılması gereken de budur. Sistemle ve gericilikle hesaplaşma ve keskin karşıtlık bu eksene oturmalıdır. Virüsle mücadele ederken, onun salgın hale gelmesini sağlayanın Emperyalist-kapitalist sistem ve gerici egemen sınıflar olduğunu unutmayacağız. Bu anlamda virüse karşı azami düzeyde tedbirimizi aldığımız ve yaşamı sürdürdüğümüz her yer mücadele alanı olmak zorundadır. Evde, sokakta, fabrikada, tarlada, tüm çalışma alanlarında, hastanede, yolda, otobüste, arabada, sanal dünyada nerde ve nasıl duruyorsak kesin ve net bir karşıtlıkla ve çelişkilerin keskinleşmesini sağlayarak kavgaya tutuşmamız gerekmektedir. Bu bakış açısı ve perspektif bizim gerçek sorunları gündemde tutmamızı, mücadeleyi her yerde ve durumda geliştirme ve keskinleştirme kararlılığımızı büyütecektir. Kavramamız gereken mücadeleyi büyütmek, keskinleştirmek için koşullar olabildiğince uygundur. Geniş kesimlerin tüm dikkati ve algısı açıktır. Sistemle olan çelişkileri keskindir, öfkesi güçlüdür. Devrimci çalışmaya ve müdahaleye ilgisi dünden daha gelişkindir. Bu sistem karşıtlığının gelişmesi, büyümesinin zeminini yaratmaktadır. Komünist ve devrimcilerin politik sorumluluğu bunu sürüklemek ve önderlik etmek olmalıdır.

Emperyalist-Kapitalist Krizin Korona İle Dansı!

  • Corona virüsü salgını emperyalist-kapitalist sistemin devrevi krizinin tam göbeğinde ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin periyodik krizleri hakkında Marks’ın belirlemesi 10 yılda bir tekrarlanan krizler olarak gerçekleştiği yönündeydi. Engels 1890’larda bu sürenin daha da kısaldığını söyler. Emperyalizm döneminde periyotlar hakkında Mao yoldaş Marks’ın belirttiği peryodun artık yarı yarıya düştüğünü belirtir. Üretimin yoğunlaşması ve sermayenin merkezileşmesine paralel olarak bu sürenin daha da kısaldığı yönünde bir ortaklaşma bulunmaktadır. Son 30 yıla bakıldığında bölgesel ama tamamen emperyalist sermayeyle ilişkili ve dört yılda bir gerçekleşen krizler görmekteyiz. Emperyalizmin şu an yaşadığı kriz ise bir benzerine rastlanmayan boyutta bir krizdir. Aşırı düzeyde birikmiş sermaye, yine üretim anarşisinden kaynaklı yığılmış meta emperyalist tekeller için bir süredir 2008’den sonra bunu aşacak bir finansal ve üretim krizi sinyali vermekteydi. Tüm iktisatçıların bir süredir emperyalizmin merkezi düzeyde bir kriz içine gireceği beklentisi söz konusuydu. Corona virüsü vesilesiyle emperyalist sistemin ekonomik krizi yeni boyut kazanmış durumdadır. Dünya genelinde ekonomik yaşam ciddi oranda durmuş, ABD resesyon ilan etmiştir. 2008 krizinde görülen tüm belirtiler, alınan mali tedbirlerin benzeri “salgın gerekçesiyle” hayata geçmektedir. Kapitalizmin üretim ve ekonomik yaşamını bu virüs salgının akamate uğratmayacağı, insan sağlığının kapitalist üretimin ihtiyaçları karşısında bir önemi olmadığı açıktır. Emperyalist devletler 2008 krizinde oluşan mali delikleri kapatmak için yaptığı gibi şimdide piyasaya trilyon dolarlar pompalamaktadır. Şimdiden salgının yarattığı krize karşı 4 trilyon doların piyasaya sürülmesi, tedbir adı altında karar altına alınmıştır. Bu tarz krizlerde tipik hale gelen küçük ve orta ölçekli işletmelerin ilk tahribatı yaşaması, salgına karşı alınan tedbirlerle gerçekleşmiştir. Alınan tedbirlerle milyonlarca insan fiilen işsiz kalmış durumdadır. Yine işçi kıyımları henüz virüs salgını gündemdeyken başlamıştır bile.

Bu krizin sadece Korona virüsünden kaynaklı olmadığı açıktır. Emperyalist kapitalist sistemin kapısını zorlayan kriz Korona virüsü tarafından sonuna kadar açılmıştır. Bir yandan “halk sağlığı” gibi oldukça hassas bir mesele üzerinden “ekonominin durduğu, krizin büyük olduğu” propagandası yapılırken, diğer yandan emekçiler, küçük ve orta işletmeler emperyalist sermaye kaynaklı finansal krizin cenderesi altına alınmıştır. Büyük çaplı batıklar, üretim alanının daralması, işçi kıyımları, piyasanın sıcak paraya boğulması ve sermayenin realize edilmesi gibi gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Halk içinde yaratılan paniğin bilerek ve kasten köpürtülmesi, biçimlendirilmesi ve bir yönetme biçimine dönüştürülmesi yaşanmaktadır. Ortaya çıkacak faturanın bu salgınla halka fatura edilmesi için tüm politik-ideolojik-psikolojik koşullar örgütlenmektedir. Şimdiden halka krizin “hep birlikte göğüslenmesi” gerektiğine dair propaganda yapılmaktadır. Bu krizin işsizler ordusu, sosyal hakların kısıtlanması, ücretlerin tırpanlanması, esnek üretimin daha fazla yaygınlaştırılması, küçük-orta işletmelerin iflası gibi sonuçları Korona’nın çizdiği bir kader olarak yazılması bugünden görünen bir gerçektir. Her krizin aynı zamanda egemenleri halkın politik-ekonomik hak taleplerine karşı daha saldırgan hale gelmesini ve tahammülsüz olmasını getirmektedir ve yine öyle olacaktır. Emperyalist-kapitalist sistem ve faşizm krizin faturasının halka kesilmesine karşı gösterilecek reaksiyonda Korona virüsünü psikolojik bir savaş aracına çevirmesi kaçınılmazdır. Bu halk kitlelerinin sindirilmesi ve krizi sessiz sedasız kabullenmesi açısından kullanılacak bir araç olacaktır. Yine bu süreçte tekeller arası rekabetin kızışması ve büyük çaplı bir birini yutmaya çalışacak hamleler de söz konusu olacaktır. Emperyalist güçler arası çelişkinin bu bağlamda keskinleşmesi ve büyümesi beklenmesi gereken sonuçlardan birisidir. Virüs salgınının kontrol altına alınması ve bir adım sonraki normalleşme adımları emperyalist-kapitalist sistemin krizinin işçi sınıfına, emekçilere, ezilen uluslara yumuşak ya da sert tedbirlerle fatura edilmesi olacaktır. Salgınla başlayan sürecin kitlelere yansıyan en belirgin yönü işsizlik, hak kaybı, örgütsüzleştirme vb.dir ve bu derinleşerek ve büyüyerek yeni bir “salgın” halini alacaktır.

Kriz, Fırsat, Fırsatçılık Ve Emperyalizmin Kazılan Mezarı!

  • Kriz emperyalist-kapitalist sistem için hem bir fırsat hem de büyük bir sorun ve açmaz demektir. Bu emperyalist güçler arasındaki ve her ülkenin egemen sınıfları arasındaki ilişkilerde çelişkilerin derinleşmesi, kökleşmesi anlamına gelecektir. Şimdiden bu krizden avantaj devşirmeye çalışan acımasız bir mücadele söz konusudur. Ortaya çıkan salgından en avantajlı çıkma mücadelesi rekabeti kızıştırarak ve keskinleştirerek büyümektedir. Emperyalist blokların kendi içlerinde bir süredir yaşadıkları politik kriz ve denge değişimi arayışını bu süreç körükleyecektir. Görece uyumla ve belli bir noktaya taşınan gerginliklerin geçici uzlaşmalarla “ürettiği çözümlerin” olanaklarının daralması söz konusu olacaktır. ABD, AB ve Japon emperyalistlerinin sorunlu giden ittifakları, sorgulanan güç dengeleri ve ilişkileri yaşanan salgınla ve onun yarattığı krizle birlikte daha fazla bunalımlı hale gelecektir. Emperyalist kredi kuruluşları ve mali örgütlenmeleri şimdiden büyüme tahminlerini revize etmiş, tüm sistemin resesyon yaşamasının kaçınılmaz olduğunu ilan etmiştir. Böylesi bir durum emperyalistleri dayanışmaya değil çatışmaya daha fazla sürükleyecektir. Pazar alanlarına hakimiyet, ittifak güçler dengesinin daha fazla sorgulanması ve ilişkilerin çatırdaması eğilimi ivme kazanacaktır. Bu durum daha tahammülsüz ilişkileri, kendi çıkarlarının gerçekleşmesine daha güçlü odaklanmayı getirecektir. Emperyalist bloklar arasındaki rekabet ve savaşım ise daha fazla keskinleşecektir. Özellikle Rusya’nın ve Çin’in daha güçlü bir yakınlaşma içine gireceği ve Batı blokuna karşı Pazar alanlarını genişletmeye yönelik hamlelerine ivme katacağı açıktır. Özellikle bugün yaşanan krizin Çin merkezli çıkması ve hızla Avrupa merkezli hale gelmesi ve şimdi bunun ABD’nin merkez haline gelme eğilimi kazanması krizden de en fazla zarar görecek güçlere işaret etmektedir. AB ve ABD’nin krizin göbeğinde yer alma durumuna düşmesi aynı zamanda daha fazla zarar görmesine yol açacaktır. Bu durum bu güçleri zararı daha saldırgan politikalarla telafi etmeye itecektir. Bu daha az taviz, daha saldırgan bir ekonomik ve politik yönelime onları sokacaktır. Emperyalizm için böylesi krizler, yeni denge arayışları, oluşmuş tarihsel ittifakların daha fazla sorgulanması ile çakıştığında pazularını daha fazla öne çıkarmaya mahkumiyet demektir. Bu daha saldırgan bir askeri yönelimi pazarlarında daha kıskanç olma, rakiplerini daha güçlü sindirme, halklara daha fazla kan ve gözyaşı olarak dönecektir. Rusya ve Çin ise daha güçlü yakınlaşma eğilimi ile politik-askeri güç (Rusya) ve ekonomik gücün (Çin) senkronizasyonunu bir önceki sürece göre ileri düzeye taşımaya götürecektir. Hiç kuşkusuz bu güçlerin bu krizi daha iştahlı bir yönelimle pazar alanlarını pekiştirme yeni pazar alanları için ekonomik-politik-askeri zemin hazırlama çabasına daha fazla sokacaktır. Emperyalist güçlerin bu süreçte krize karşı dayanışma içinde olmaması bir yana geçmişte duyduğumuz “küresel soruna karşı küresel dayanışma” gibi argümanlarının açık şekilde literatürlerinden çıkarılması gerçekliği dikkat çekmektedir. Kuşkusuz çelişkilerin keskinliği tutumda, dilde, diplomatik ilişkilerde yansımasını gösterecektir. Önümüzdeki süreç Ortadoğu’dan Afrika’ya ve Balkanlar’a, Doğu Avrupa’dan Latin Amerika’ya ve Uzak Asya’ya kadar tüm dünyayı kuşatacak ekonomik-politik-askeri mücadelenin ve çatışmaların tırmanacağının habercisidir. Emperyalistler arasındaki çelişkinin derinleşmesi ve rekabet daha fazla savaş, daha fazla kan ve gözyaşının habercisidir. Savaş makinaları daha tetikte ve daha fazla geliştirilecektir. Halkın sağlığı için harcanmayan paralar kanlı sermayenin beslenmesi için seferber olacaktır. Ezilen uluslara ve emekçi halklara yönelik saldırılar daha fazla ivme kazanacaktır. Bağımlı yarı-sömürge ülkelerin kesin ve kararlı şekilde saflaşması için emperyalistlerin ekonomik-politik-askeri enstrümanları daha işlevli hale gelecektir. Bütün ülkelerde egemen sınıflar arası çelişkiler emperyalistler arası çelişkiye paralel daha fazla derinleşecek, bu ülkelerde ekonomik ve politik krizler daha sarsıcı ve derin yaşanacaktır.

Faşist diktatörlük ise uzun zamandır yaşadığı politik krizine son birkaç yıldır eklenen ekonomik krizle boğuşmaktadır. Bunun yanında bilhassa bölgede izlediği askeri saldırgan politikası ile olası bir bölgesel ya da devletler arası savaşta koç başı durumuna gelmiştir. Var olan politik-askeri çizgisinin büyük krizler karşısında en güçlü şekilde etkilenme yapısı söz konusudur. Bölgesel ölçekte izlediği saldırganlık politikası faşist diktatörlüğün kendini emperyalist güçlere daha fazla mahkum kıldığı aynı zamanda tüm politik ve ekonomik risklere karşı kırılgan hale geldiği koşullara işaret etmektedir. Dünya ölçeğinde yaşanan bugünki krizde sağlık sistemi, salgına karşı geliştirdiği tedbir anlayışı, güçsüz ve yetersiz ekonomik yapısı, var olan politik konumlanışı, izlediği askeri çizgi ile bu süreçte fazlasıyla etkilenme potansiyelini bağrında taşımaktadır. Hem salgınla mücadelede hemde salgının doğuracağı sonuçlarla mücadele ile Türk hakim sınıflarının baş etme kabiliyeti, donanımı ve tutumu söz konusu değildir. Alınan ilk tedbirler gelişmeleri anlamaktan, sorunun boyutunu kavramaktan ne kadar uzak olduklarını göstermektedir. Özellikle emperyalizme bağımlılık ilişkileri, bu güçler arasındaki ilişkilerde ve bu güçlerin yaşadığı krizde etkilenme boyutunu köklü ve derin kılmaktadır. Yaşanan krizin ilk yansımaları müteahhitlik ekonomisi olarak ifade edilen ve adeta borç batağına saplanmış yapısının derin bir krizle sarsılma emareleri vermektedir. Bu sarsıntının ilerleyen süreçte daha da büyümesi öngörülmektedir. Bu hali hazırda yaşanan yönetme sorununa daha güçlü ve esaslı bir halka eklenmesini, kızışan ve tırmanarak büyüyen egemen klikler arası mücadelenin daha da gelişmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Böylesi süreçlerde faşist diktatörlüğün ekonomik krizden çok daha boyutlu olarak politik kriz girdabına girdiği, sistemi idame ve ikame ettirmede, kitleleri yönetmede ciddi sorunlarla boğuşmak zorunda olması durumu yaşanmaktadır. Yeni ve daha güçlü politik krizlerin, önemli ve ciddi değişimlerin kapıya dayanması anlamına geleceği açıktır. Türk hakim sınıflarının yönetim biçimi, dış politikası gibi sürecin merkezine oturan yönelimleri bu krizli yapıda hiç kuşkusuz her türlü değişim arayışına yada bunların boyutlanarak yeni bir evreye geçmesinin koşulları oluşacaktır. Türk devletinin bu iki eğilimden birine geçerken krizinin büyük sarsıntılara gebe olacağı, geniş kitlelerin öfke ve nefretinin daha fazla güçlenmesi söz konusu olacaktır.

Krizin Faturasının Dağıtımında Emekçilerin Kapısını Çalan Postacı Korona mı Olacak!

  • Kitlelerin hayat şartları, yaşam koşulları bugün düne göre daha fazla ağırlaşmış yarına göre ise daha aranır hale gelecektir. Yani kitleler için geleceğe yönelik umutlar kararmış durumdadır. Aynı durum kitlelerin düzenle olan çelişkileri için de geçerlidir. Yani bugün düne göre çelişkileri daha keskindir yarına göre ise daha hafiftir. Var olan krizin işçi ve emekçi sınıflara işsizlik, yoksulluk, hakların tırpanlanması olarak geri döneceğinde herkes hem fikirdir. Bunun yanında sistemin yaşadığı ve daha da katlanarak büyüyecek politik-ekonomik krizi ezilen halk yığınlarında derin, köklü ve kapsamlı bir güvensizlik, sorgulama ve ciddi kopuşları ve yeni arayışları getirecektir. Mücadele istek ve azminin artacağı, sisteme olan öfkesinin derinleşeceği süreç yaşanmaktadır, yaşanmaya devam edecektir. Bu devrim için objektif şartların daha elverişli olması anlamına gelmektedir. Kitlelerin devrimci temelde çağrıya daha fazla kulak kabartması, değişim istek ve mücadelesine sempatisinin daha güçlü hale gelmesi durumu yaşanmaktadır. Her kopuş aynı zamanda başka bir bağlanma isteğine işarettir. Oluşacak kopuşta yaşanacak boşluğu hiç kuşkusuz sistem ve sitemin uzantıları alternatiflerle doldurmaya çalışacaktır. Zira egemenler için bırakılan her boşluk başlarına bela açılma potansiyelinin büyümesi demektir. Buna tüm güçleriyle karşı duracakları, tüm olanaklarıyla seferber olacakları, yeni temsilcilerle ve alternatiflerle sürece kendi lehlerine soluk katma çalışmaları eksik olmayacaktır. Sistemlerinin devamı için kitleler bir yandan faşist-feodal sopa, baskı araçlarıyla sindirilmeye diğer yandan şovenizm başta olmak üzere manipülasyona dayalı her türlü araçla kıskaç altına alınmaya çalışılacaktır. Özellikle Kürt düşmanlığının ve Kürt hareketine yönelik saldırıların bu süreçte kökleşmesi, derinleşmesi politikası ivme kaybetmeyecektir.
  • Bu kriz ve yarattığı çelişkiler sınıf mücadelesinde ciddi bir hareket yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu hareketin hangi biçime, ne düzeyde bir karşıtlığa, ne türden toplumsal patlamalara döneceğini kestirmek oldukça güçtür. Ancak lokal düzeyde ve geneli kapsayacak şekilde emperyalist kapitalist sistemin yarattığı sonuçlara yönelik kitlelerin daha talepkar ve daha radikal bir hareket tarzına yönelmesi durumu söz konusu olacaktır. Yaşanan kriz aynı zamanda stres, gerginlik üreten yaşamsal sorunlar ve yaşamsal ihtiyaçlardan mahrumiyeti de içermektedir. Sadece ekonomik yaşama değil, sosyal, sanatsal, sportif, eğitsel, kültürel, iletişim, dolaşım, dinlenme dahil her parçaya etki eden, krize sokan özelliklere sahiptir. Bu durumun yaratacağı ekonomik sorunlara ilave olarak insanın sosyal bir varlık olmasından gelen ihtiyaçlarına da ciddi sınırlamalar, mahrumiyet yaratmaktadır. Böylesi boyutlu çok yönlü bir krizin birikimi, yoğunlaşması söz konusudur. Bu durum kitlelerin öfke ve tepkisine yönelik çarpan etkisi yaratacak sınırlamalar olarak görülmelidir. Bunun sonuçları ise oldukça geniş bir toplumsal kesimin harekete geçme, reaksiyon geliştirme, değişim isteminde daha kararlı olma hali anlamına gelecektir.
  • Yaşanan krizin kuşkusuz var olan düzeyde bir gündem olma hali, yaygınlığı ve sürme durumu olmayacaktır. ancak bu düzeyde bir salgının üretim, siyasal, sosyal, kültürel, sanatsal, sportif faaliyetlerde semptomları bir süre daha devam edecektir. Öncelikli gereksinimler ve ihtiyaçlar emekçiler için ekonomik olacaktır. Yoksulluk ve yoklukla mücadele temel gündemi olacaktır. Yaşamsal geçinimleri edinme ve elde etme mücadelesi her zamankinden daha fazla ve daha kitlesel bir karakter kazanacaktır. Bu tablonun devrimci, demokrat kesimler ve komünistlerin önüne çıkardığı yeni görevler, yeni konumlanışlar ve daha güçlü hazırlıkları ve politika üretme biçimlerini dayatacaktır.

Devrimci, Demokrat Ve Komünistlere Düşen Sorumluluk

Birincisi, bu kriz nedeniyle alınan tedbirler ve geniş kitlelerin sürüklendiği panik hali devrimci-demokratik faaliyette yansımasını bulacaktır. Kitlelerin çelişkisi derinleşip büyürken onların hareket alanı ve yaşamsal korku ve endişeleri büyümektedir. Bu durum sınıf mücadelesinin araçlarını ve hareket alanını sınırlayan, bildik biçimlerde örgütlenme, bir araya gelme ve tepkilerini ifade etmeye dair sorunların oluşmasını getirecektir. Bu bağlamda devrimci ve komünistlerin ilk sorumluluğu kitlelerin endişe, kaygı ve panik havasına bürünen yapısını en yakın halkadan en geniş kamuoyuna kadar yönetmeyi sağlamaya yönelik çaba içine girmesidir. Meseleye hakim olma, çelişkinin temel yönünü açığa çıkarma ve bunu duyarlı ve meseleye odaklanmış geniş kesimlere anlatmanın yolunu bulmalıdır. bu paniğin ve korkunun kalıcı olmayacağı, birikmiş enerjiyle öfke patlamalarına dönme potansiyelini biriktireceği unutulmamalıdır. Bu eksende biriken öfkeyi teskin eden değil keskinleştiren, güçlü bir politik yapıya büründüren çalışmalar önemlidir. Bu eksende sorunu her türlü iletişim aracıyla geniş kesimlere anlatmak önemlidir.

İkincisi, üretim ve egemenlerin ihtiyacı için yasaklanmayan ancak tüm diğer siyasal faaliyetler için yasaklanan sokaklar devrimci ve komünistlerin kesin ve kararlı şekilde çalışma alanına dönüşmelidir. Uygun araçlar ve yöntemlerle bilhassa ajitasyon ve propaganda çalışmaları sokaklarda bir hareketlilik yaratmalıdır. Örgütlü bünyenin bu çalışmaları sağlık koşullarını yaratarak, güvenliğini sağlayarak gerçekleştirmesi özellikle kitleleri kuşatan korku ve panik ikliminden uzaklaşmaya, devrimci faaliyetin her durumda sürdürülme iradesine yönelik güvene dönüştürmelidir.

Üçüncüsü, kitlelerin sadece virüsle mücadeleye ve tedbire odaklanan tek yanlı yaklaşımlarına karşı bıkmadan usanmadan ve sürekli şekilde sistem teşhiri yapılmalıdır. Sorunun kaynağı her durumda kitlelere anımsatılmalıdır. Bunun için hali hazırda herkesin elinde olan iletişim araçları, teknolojik aletler etkin şekilde kullanılmalıdır.

Dördüncüsü, bu süreç aynı zamanda doğal bir artık zaman yaratmaktadır. Bu artık zamanın hem kitleler için hem de örgütlü yapı için en verimli hale gelmesi sağlanmalıdır. Küçük ve dar gruplar ve bireysel temelde yaygın eğitim çalışmaları uygulanmalıdır. Egemen sınıflar oluşan artık zamanı kullanımda kitlelere kendi sisteminin parçası olacak eğitim, donanıma yönlendirmektedir. Bu eksende devrimci, demokratik ve komünist güçler de hem içinden geçtiğimiz süreci hem geçmiş faaliyetlerini incelemeye tabi tutmalı önümüzdeki sürece yönelik neler yapılacağına dair çalışmaları planlamaya girişmelidir. Politik-teorik çalışmalar sürecin önemli çalışma ayaklarından biri olarak görülmelidir. Bunların her birinin sınıf mücadelesi ve örgütsel çalışmayı besleyecek şekilde kolektif ruh birliğiyle yapılması gerekmektedir.

Beşincisi, yaşanan krizin büyüklüğüne yönelik tam bir örgütsel hazırlık içinde olunmalıdır. Özellikle oluşan bu tablonun devrimci mücadeleye ve özelde de kitlelerin şiddet araçlarıyla mücadeleye daha yatkın olacağı bir ideolojik-politik iklim yaratacaktır. Bunun üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Dünya ölçeğinde zayıf ve yetersiz olan komünist hareketin bu süreçte mücadele perspektifine ve mücadele araçlarına yönelik ilgi ve alakanın artacağını öngörebiliriz. Dünya ölçeğinde daha radikal devrimci mücadelelerin geliştirilmesine, bizim gibi ülkelerde ise Halk Savaşı’nın büyümesine hizmet edecektir. Komünistlerin savaş çizgisinin daha fazla yetkinleşmesine, karşılık bulmasına toplumsal koşullar ve çelişkiler uygun hale gelmektedir. Zira Halk Savaşı çizgisi sistemle ezilenler arasındaki tarihsel, politik çelişkinin çözümüne, sınıf karşıtlığının keskinleştirmesine dayalı bir savaş çizgisidir. Bunun geniş kitlelere anlatılması, propaganda edilmesi, sorunların çözümünde nasıl bir güç olacağı yaygın şekilde anlatılmalıdır.

Altıncısı, bu süreç sınıfsal perspektiften, sınıfların tarihsel yaklaşımından sorun karşısında ideolojik konumunu pekiştirme ya da test etme sürecidir. Emperyalist kapitalist sitem ve gerici sınıflar sistemlerinin kalıcı ve devamlı bir yapıya sahip olduğu idealizmiyle, kitlelerin yıkıcı ve yapıcı rolünü ve gücünü açık şekilde küçümsemektedir. Bu onların zayıf karnı durumundadır. Aynı zamanda Mao yoldaşın deyimiyle “Kağıttan Kaplan” olma gerçeklikleridir. Proletarya ve onun örgütlenmiş öncü gücü olan Komünist Partisi de meseleye tarihsel perspektifinden ve proletaryanın sınıfsal çıkarlarından soruna karşı tutum almak zorundadır. Ülkemizde Proletarya Partisi, gerçekleştirdiği Kongrede proleter devrimciliği, militan proleter devrimciliği kuşanma ve sorunlar karşısında bu militan kimlikle konumlanış almayı zorunlu bir yönelim, doğru bir komünist kimlik inşası olarak ortaya koymuştur. Tam da bu süreçte böylesi büyük çaplı krizde proleter devrimci kimlik kuşanılmalıdır. Meseleye sadece itiraz eden, sonuçlarıyla uğraşan, iktidar perspektifinden koparan bir yaklaşımı değil askerileşmiş, iktidarın namlunun ucunda olduğu gerçeğine göre çelişkiler karşısında konumlanmış bir duruş ve tutum içinde olunmalıdır. Yaşam tarzımızı, sınırlanan koşulların aşılmasını, var olanı en üretken kılmayı, soruna tarihsel-diyalektik perspektiften bakarak çelişkilerin derinleşip keskinleştirilmesini sağlayacak militan bir duruş ve tutum geliştirilmelidir. Askeri-politik çizginin yaratıcı şekilde hayata geçmesinin zorlayıcısı, basitten karmaşığa uygulayıcısı olma yoluna girmeliyiz. Daha disiplinli ve yaşamını devrimci mücadeleye ve devrimin ihtiyaçlarına göre şekillendiren bir ideolojik gözden geçirme ve buna göre konumlanmanın hesaplaşmasını daha etkin hayata geçirelim. Örgütlülüklerin yaratıcı bir şekilde çalışmasını sağlamak, örgüt mekanizmasının işleyen bir makine gibi devam etmesini zorlamak bu süreçte edineceğimiz kültür, yetersizliklerimize vereceğimiz biçim olarak görülmelidir. Bu duruş dayatılana mahkum olmamak, ilkelerini ve varoluş biçimini en yaratıcı şekilde uygulama iddiasında olma meselesidir. Bu iddia unutulmamalıdır ki iktidara aday olan ve dünyayı zapt etmeye çalışan proletaryanın tarihsel tutumundan beslenen ideolojik bir besin olacaktır.

Yedincisi, halkın sorunları, onların endişe ve kaygılarına karşı onlarla birlikte çözüm üreten, halk kitlelerini değişimin öznesi haline getirme mücadelesini bu süreçte daha ileri taşımalıyız. İktidar mücadelesi bilincini kıracak bir dayanışmacılık ruhuna değil, örgütlülüğü pekiştirecek, kitlelerin örgütlenme ve sorunun nedenlerine odaklanmasını sağlayacak dayanışma anlayışı süreçte örgütlenmelidir. Sistemde iyileşme sağlamayı içeren, kitlelerin sorunları adı altında bu bilinci kıracak politik ajitasyon ve propaganda komünistlerin işi olmamalıdır. Komünistler acil talepler ve ihtiyaçlar için mücadele yürütür, savaşım verir. Ancak verilecek savaşım egemenlerden talepler ve istemler silsilesi peşinde koşmak, kitlelere bunu propaganda etmek anlamına gelmez. Ortaya çıkan bu talepler sınırları belli, amaç ve hedefi devrimi gerçekleştirme olanağı olmayan örgütlenmelerin sorumluluğundadır. Bu eksende kitlelerin mücadelesi haktır ve komünistler bunun bir parçasıdır. Ancak komünistlerin savaş ve mücadele çizgisi yıkmak ve inşa etmek diyalektiği üzerine kuruludur. Esasta odaklandıkları nokta ise inşa meselesidir. Talep ve istemlerinde ön plana çıkaracağı, esas alacağı şey inşa edeceği şey olmalıdır. Bunu unutarak sınıf mücadelesi araçlarının rolü ve misyonuna dair politik bir kafa karışıklığı, rolün doğru kavranmaması hali komünistleri ekonomizme, reformizme ve sınırları belirlenmiş bir sınıf mücadelesi aygıtına çevirmeye neden olacaktır. Bu eksende sınıf mücadelesinin öncü gücü ve onun görevleriyle, sınıf mücadelesinin diğer araçlarının görevlerini doğru ayırt etmek ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi bu süreçte daha net tanımlamak önemlidir. Zira böylesi karmaşık ve büyük krizin olduğu, acil ihtiyaçların fazlasıyla ön plana çıktığı koşullar sınıf mücadelesinde oluşmuş tarihsel rol dağılımının ve misyonların karışmasına, sınıf mücadelesi örgütlülüklerinin ve araçlarının ilişkisinin bulanıklaşmasına yol açar. Komünistlerin görevi acil taleplerin politik iktidar perspektifiyle donatılması, mücadelenin o karaktere bürünecek bir kavrayışa ulaştırılmasıdır. Komünistlerin sistemden beklentiler oluşması, kitlelere bu şekilde ulaşması onun iddia ve sorumluluğunu aşındıran, reformları devrim görevinin yerine ikame etmeye yol açan ideolojik bir kaymaya zemin sunacaktır. Komünistler sınıf mücadelesinin çeşitli örgütlenmelerini ve araçlarını en yaratıcı şekilde kullanarak kitlelerle kaynaşmak ve onları politik iktidar mücadelesine seferber etmekle yükümlüdür.

Sonuç Olarak;

Emekçi halkımız! Sistemde takke düştü kel göründü! Bizlerin yaşamının onların umurlarında olmadığı onlar için önemli olanın üretimin ne pahasına olursa olsun devam etmesi, sömürü çarklarının işlemesi, baskı zulüm ve kölelik dünyasının ne pahasına olursa olsun devam ettirilmesi olduğu gün gibi ortada! Hafızanızı diri tutun ve bugünleri unutmayın! Yarın bizler için daha çileli olacaktır. Bugünü unutmayalım ki yarın bize dayatacakları her saldırıya karşı öfke ve kinimiz diri, mücadele kararlılığımız daha büyük olsun. Unutmayın ki hesap sormak o kadar vazgeçilmez olsun!

Şimdi biz emekçiler gericiliğe, manipülasyona, yaratılmaya çalışılan korkuya ve paniğe karşı bilimi,

Rant hırsına karşı halk sağlığını,

Faşist rejime, yarı-feodal kuşatmaya ve zincire, emperyalist-kapitalist tahakküme karşı Yeni Demokratik Devrim’in sorumluğunu omuzlayıp Sosyalizmi ve Komünizmi gerçekleştirme mücadelesini büyüteceğiz!